Kısa film: Gülümse



Senaryo Hasan Tolga Pulat ve Tuncay Tunca imzalı, kamera arkasında yine Hasan Tolga Pulat'ı gördüğümüz ''Gülümse'' filmini izlemeyen kalmamıştır.(öyle sanıyorum.) Kısa'da olsa filmden anlayacaklarımız çok büyük. Arşivinizde bulundurmanızı öneririm.

Özet
Küçük bir kız çocuğu elindeki kağıt mendilleri satmaktadır. Bu arada bankın birinde ağlamakta olan genç kadını fark eder. Genç kadına bir süre gülümseyerek baktıktan sonra elindeki kağıt mendillerden birini kadına verir ve uzaklaşır. Kadın küçük kızın ardından bakarken yüzünde tıpkı küçük kızın gibi bir gülümseme belirir. Belkide bu gülümseme herşeyi değiştirebilir.

Gerizekalı

gerizekalı by you.

Melaba. Ben bir gerizekalıyım.

Pantolonlarım hep kısadır, şortlarım da uzun.

Sabahları kahvaltıda yumurtalı kıymalı pide yerim. Günde 2,5 litre kola içerim. İçmeden önce çalkalayıp asidini kaçırırım. Kaşar peyniri tekerleğini dilimlemeden, ısırarak yerim.
Sokakta kendimden on yaş küçük çocuklarla oynarım. Yarısını döverim. Anneleri de beni, ellerinde oklava, mahallede kovalarlar; kaçarım ve hep camiye sığınırım. Mahalle çok şenlenir.

Camide hocadan önce tekbir getirip cemaati yanıltırım. Müezzin kıl kıl baksa da, Mahmut hoca bi’ şey demez bana.

Cebime pekmez döker, elimi batırır batırır yalarım. Bazen pantolonumun arka cebine tahin dökerim. Arka cebine dökerim, çünkü öbür elimin batmasını istemem. Bu temiz kalan elimle ya burnumu karıştırır gibi yaparım ya da, mevsimiyse, kaysı ağacının dalından çağla koparmaya çalışırım. Mevsimi değilse burnumu gerçekten karıştırırım.
Ben salağın tekiyim. Terlikle BMX (bemeks bisiklet) sürerim. Frenleri olmayan bisikletimi durdurmak için ayağımın altını arka tekerleğe sıkıca yapıştırırım. Bazen BMX’imi durduramadığım zaman kendimi yere atarım.

Bakkaldan plastik top alırım. Hemen ortadan ikiye keserim. Bir yarısını kafama şapka yaparım. Öteki yarısını cebime koyarım. Kafamdaki şapkadan gelen petrol kokusu başımı döndürür. Bayılmadan önce caminin çeşmesine koşup yüzümü yıkarım. Camideki dut ağacına çıkarım. Çeşmeye gelen çocuklara şerbetli şerbetli tükürürüm. Cebimden topun diğer yarısını bu çocuklardan birine hediye ederim. Öbürlerini sallamam.
Ablamın Ferdi Tayfur kasetlerinin üzerine kendi sesimi kaydederim. Komşunun çocuklarına, ekmeğin arasına kahverengi ayakkabı boyası sürüp, üstüne biraz da şeker atıp, yediririm. Geceleri sokağa inebilmek için, balkondan aşağı mandal atarım. Getirme bahanesiyle gidip iki üç saat gelmem. Müezzinin lojmandaki evinin balkonuna kızkaçıran atarım. Babam beni dövdüğünde kendimi mahsus yerden yere çarparım, iyice yuvarlanırım. Ya da, dövdükten sonra birden ayağa kalkarım, bağıra bağıra “Zahidem kurbanım”ı söyleyerek apartmanın içinden aşağıya fırlarım. Karnım acıkıncaya kadar da gelmem.
Bebeler maç yaparken beni almazlar. Kenarda bir süre seyrederim yalandan. Sonra, mesela, birisi gole giderken sahaya girerim topu elime alıp, arkama bakmadan koşarım.

Benle bilye de oynamazlar. Yendiğim bilyeleri gider Bahrigilin binasının lağım kuyusuna atarım; gıcıklığına.
Düğünleri çok severim. Düğünleri uzaktan seyrederim ilk önce. Sonra adım adım yaklaşırım çalgıcının, oynayanların olduğu ampullerin altına. Bir saatte 10 metre anca gelirim. Herkesi yavaş yavaş tedirgin ederim. İlk önce çalgıcılarla ilişki kurarım. Beni zaten hemen severler. Çalgıcılar bana sahip çıktığı için düğün sahibinin akrabaları da beni kovamazlar. Bu akrabalar ekseriyetle eniştelerden oluşur. Çalgıcılar bana rakı içirirler. Kafam anında güzel olur. Çıkarım oynarım, türkü söylerim; Mihriban. Yaş pasta yerim. Fıstık leblebi lokum yerim. Meysu içerim.

Sonra eve giderken eve balkondan girmeye çalışırım, tam girerken aşağı düşer hastanelik olurum. Mahalleli iki gün rahat edecekken, ben hastaneden çıkar gelirim. Demin söylediklerimi bu sefer alçılı ayağımla yaparım.

Ama ilk önce, bebeleri korkutmak için, alçılı ayağımla it eniklerine teperim. Küçük bebelere de iki bağırırım. Aynı günün gecesinde, annemgil misafirliğe gidince, evde, müzik setinin sesini sonuna kadar açıp, Salif dayımın Almanya’dan getirdiği, DJ Tiesto diye bir CD dinlerim. Hoparlörleri pencerelerin önüne koyarım.
Sonra kral gene benim.
Mahalleyi zıplatırım.

Tanrım beni baştan yarat!

ottoman by you.

Gittikçe artıyor mutfaktan duyulan solucanların sesi. Biraz sonra buraya da gelecekler biliyorum. Duvardaki böceklerin gitmesini bekliyorlardır. Hiçbir zaman karşılaşmayı istemezler. Yataktan kalkmaya çalışıyorum, üzerimdeki fare yaptığı resmi henüz bitirmediğini söylüyor, yatıyorum. Pencere kenarında dans eden akrepleri fark ediyorum, ağlıyorlar. Bense eve gelen misafirlere pipisini göstermek için uykusundan uyandırılan bir çocuk ruhundayım. Burada daha fazla kalamayacağımı biliyorum. Beni en çok düşündüren; ölümün izinsiz aldığı hayatın en önemsiz ve en kısa anı olmasına rağmen en çok hatırlanan kısmı olması. Ve usulca, gizliden bırakıyorum kendimi bir garip sevince...

# iPod 7 yaşına basmış, burada da haberi ve dünden bugüne iPod galerisi var. Twitter'da yazdım ama kimsenin gıkı çıkmadı!

The Three Monkeys

2437019298_ebfe147b12_o by you.
Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes'da yan tapan filmi (evet, komik olduğumu düşünüyorum), sonunda gösterime giriyor. Cannes'da "En iyi yönetmen" ödülünü alan film gerçekten söylendiği kadar iyi mi, jüricilik oynama sırası bende.

BBC'nin 61. Cannes Film Festivali programında bir eleştirmen, "Üç Maymun" için "Ağır aksak bir kurgu ve her planın olması gerektiğinden üç kat daha uzun süre perdede kalması, sanat değildir" diyerek bizi şaşırtmıştı. Evet, NBC'nin sineması uzun ve yorucu, izlerken izleyiciden emek bekliyor. Peki bunlar, "sıkıcı" anlamına mı geliyor?

Ferzan Özpetek ve Fatih Akın, Türk sinemasını yurt dışında tanıtma misyonlarını, yabancı ülkelerde yabancı filmler çekerken kilit bir karakteri Türk seçme şeklinde gerçekleştiririyor. NBC ise, yabancı finansörlerle Türkiye hikayeleri anlatmayı tercih ediyor. İşin doğrusu, bir Oscar’dan çok daha önemli olan Cannes’daki ödül, Türk sineması için çok doğru bir tanıtım oldu. Mesela “Üç Maymun” geçenlerde, Montreal’de kapalı gişe oynadı.

Konu, daha çok bir Zeki Demirkubuz filmine benziyor. Hikaye arkı, tam onun sevdiği türden. Para için fedakarlık yapıp bir suçu üstlenerek cezaevine giren bir baba, ortada kalan bir eş ve hayatına hangi yolu çizeceğini bilemediği için kayıtsızlaşan, uyuşuklaşan bir evlat. NBC, ilk kez bu kadar profesyonel oyuncu ile çalıştı. Yavuz Bingöl ismini duyduğumuzda biraz burun kıvırmıştık. Tek avuntumuz, “İklimler”de bizzat başrol oynayan NBC’den daha kötü bir oyuncu olamayacağı idi.

Yanıldığımı itiraf ediyorum. Bingöl, şarkıcıdan bozma sıradan bir televizyon oyuncusu değilmiş meğer. “Üç Maymun”da, ödüllü filmlerimize kadar sızan, over-acting denen mimikleri abarta abarta yapılan oyunculuğun zerresi yok. Bu da oyuncular kadar oyuncuları yöneten NBC’nin başarısı. Şikayet etmemiz gerekirse, hikayenin merkezinde olan İsmail’in (ailenin oğlu), ikinci yarıda neredeyse ortadan kaybolup bazı konuları havada bırakmasından bahsedebiliriz.

İzlemek isteyenlere bir ön uyarı, fragmanda gördüğünüzden daha durağan bir film var, bu açıdan BBC’deki eleştirmene biraz hak vermemek de mümkün değil. Eğer drama sevmiyorsanız, “Üç Maymun”da sıkılma ihtimaliniz var.

# Haftalık mizah dergisi Penguen bu haftaki kapağında internete getirilen yasakları taşıyor. Dergi yasaklamalara alternatif sunuyor: T.C. Google Arama Motoru Müdürlüğü...

Nokia Tube ya da Nokia 5800 XpressMedia




Nokia Tube adıyla bilinen daha sonra Nokia 5800 XpressMedia olarak mobil sitelerde boy gösteren ve şimdi son halini alan Nokia 5800 XpressMusic, 2 Ekim'de resmi olarak duyuruldu. Model Nokia'nın S60 kategorisindeki ilk dokunmatik ekranlı telefonu niteliğinde. Bunun için yeniden düzenlenen Symbian işletim sistemi Symbian OS v9.4, Series 60 rel. 5 (Symbian S60 Taco 5.0 olarak biliniyor) olarak karşımıza çıkacak. 128 MB SDRAM'li telefona ARM 11 369 MHz CPU güç veriyor.

nokia-5800-group by you.

Telefonun 360 x 640 piksel çözünürlük sunan 3.2-inç ekran sörf için oldukça tatminkar gözüküyor. Dahili sensör sayesinde ekran çevrildiğinde otomatik konumlanabiliyor. Otomatik odaklamalı 3.2 megapiksel kamerayla desteklenen Nokia 5800, saniyede 30 kare VGA video kaydı yapabiliyor. RDS FM radyo ve Bluetooth v2.0 ile A2DP müzik severlerin dikkat edeceği ayrıntılar.
Nokia 5800, 111 x 52 x 15.5mm boyutlarında ve 109 gram ağırlığında
Dört bant GSM desteğinin yanında 3G (HSDPA uyumlu) telefonun önemli yanlarından yerleşik GPS, Wi-Fi 802.11 b/g, 3.5mm kulaklık çıkışı, TV-çıkış ve Nokia N85 gibi kutu içeriğinde 8GB microSD kart dikkat çekiyor (81MB yerleşik hafıza).

Fadik Kız'ın 8.günü

Fadik kız

Adını bile babasının yazdığı tiyatro oyunu "Fadik Kız"dan alan Fadik Sevin Atasoy, dört yaşından beri tiyatro sahnelerinde ve bütün çocukluğu ailesiyle beraber gittiği turnelerde geçmiş. Kısaca neredeyse bebekken sahne tozunu yutan Atasoy, içindeki oyunculuk tutkusuna rağmen ailesinin de ısrarıyla İtalyan Dili ve Edebiyatı okumuş. Bilkent'in Tiyatro Bölümü'nü burslu bitirip bununla da yetinmeyen Atasoy, İngiltere, Rusya, Fransa’da eğitim alıp araştırma yapmış.


Antalya Devlet Tiyatrosu'nda 6 yıl oynayan Atasoy'u birçoğumuz 2005 yılında "O Şimdi Mahkum" filmindeki performansıyla aldığı Altın Portakal Ödülü’ne kadar tanımıyorduk. Bu başarısının ardından "Döngel Kârhanesi"nde oynayan Atasoy, Devlet Tiyatrosu'n dan ayrılarak dizi setlerine transfer oldu. Dizilerde oynamasına rağmen, sinemadan ve tiyatrodan da elini eteğini çekmeyen oyuncu, sonraki film projesi ile farklı bir şekilde adından söz ettirdi. Cemal Şan'ın düşük bütçeli filmi "Zeynep'in Sekiz Günü" filmindeki sahneleriyle maalesef filmin kendisinden ve oradaki rolünden çok daha fazla konuşulan Sevin Atasoy, gelen tepkiler üzerine bu sahnelerden utanmadığını, aksine filmdeki Zeynep gibi ezilmiş, dışlanmış kadınların durumunu yansıttığı için başarılı olduğunu savundu.

Daha sonraki sinema projesi, Mahsun Kırmızıgül’ün ilk sinema filmi olan "Beyaz Melek" oldu. Yalnızca Atasoy beğenilmekle kalmadı, filmin kendisi de pek beklenmeyen bir başarı yakaladı. Bütün bu çalışmalarının arasında bir yerlerde iki dizide daha oynadığını ve Haluk Bilginer'in Oyun Atölyesi'nde Moliere'in meşhur "Cimri" oyununda Bilginer ile yer aldığını da eklemeden geçmeyelim.

Ağustos Ayı'nda bu kez farklı bir projeyle karşımızdaydı Atasoy. "Chicago" ve "Moulin Rouge!" gibi müzikallerin koreografi ve şarkılarının bir araya getirilerek sahneye konan "Rock on Broadway" Müzikali ile Harbiye Açık Hava'da seyirciyle buluştu. Pamela, Hande Yener, Irmak Ünal gibi isimlerle iki ay süren provalar sonunda sahnelenen müzikal, seyircilerden oldukça olumsuz eleştiriler alsa da Atasoy, Chicago müzikalinde altı farklı kadın oyuncunun oynadığı karakterlerin hepsini tek başına canlandırarak zor bir başarıya imza attı.

Son dönemlerde sinema, televizyon ve tiyatroda birçok projede adını gördüğümüz Fadik Sevin Atasoy şu sıralar gene boş durmayıp televizyon dizisi "Son Bahar" ve yerli yapım "Usta" filminin çekimleri için Almanya -Türkiye arasında mekik dokumakla meşgul.

Şu sıralar bir yandan yeni yayın döneminde gösterilmeye başlanan "Son Bahar" dizisinin çekimleriyle uğraşırken bir yandan da Yetkin Dikinciler ve Şevket Çoruh gibi isimlerle "Usta" isimli filmin çekimlerinde yer alıyor. Yarı Alman yarı Türk kızı Lale'yi canlandırmak için Almanya'ya giden Atasoy, "Usta"da kendi deyimiyle şehir ve köy arasında sıkışıp kalmış bir kızı canlandırıyor.

Mypace keşifleri: Vol I.

MUSIC_WAS_MY_FIRST_LOVE_IV by you.

Globalleşmeden, yeni nesil tüketim alışkanlıklarından ve türler arası evliliklerden nasibini alanlardan birisi de müzik endüstrisi. Gelişen teknolojinin bize sunduğu en kutlanası imkanlardan iletişim kolaylığı, son yıllarda müziğin üretim-tüketim süreçlerini ve yöntemlerini ziyadesiyle etkiledi. Şüphesiz ki MySpace, bu durumun en gözle görülür örneği.

MySpace, müzisyenlere kolay ulaşılabilirlik, ücretsiz tanıtım ve sınırsız iletişim imkanı sundu. Albüm satışlarından arzulanan paralar kazanılamayınca alternatif çözüm yolları üretmek durumunda kalan müzik endüstrisi, MySpace yardımıyla doldurduğu kulakların sahiplerine konser alanlarını doldurtmaya çalışır oldu.

Dur durak bilmeden yeni tınılar peşinde koşanlar, müptelası olduğu tınıları her saniye yanlarında arayanlar ve fazlasını, farklısını duymaktan çekinmeyenler de kaçınılmaz olarak müdavimi oldular MySpace'in.

MySpace, müzik adına üretimin, tüketimin ve kullanılırlığın tavan yaptığı mekan olarak, müzik tüketenlerin beklentilerinin karşılayıcısı haline geldi.

Bu düşünceler ve benzerlerinden hareketle ben de, son zamanlardaki MySpace gezintilerimden ve karşılaştıklarımdan bahsetmek istedim.

One Day As A Lion: 90'ların sentezci, isyankar ve kızıl oluşumu Rage Against the Machine, vokalisti Zack de la Rocha ile yollarını ayırdıktan sonra, kitlesel iletişim araçlarından ve popüler kültürden daha fazla yararlanmak adına Chris Cornell'le yollarını birleştirip, Audioslave' le öngörülmesi imkansız olmayan bir rüzgar yakalamıştı. Grunge' ın harika çocuğunu yeniden duyabilmek ve izleyebilmek eğlenceliydi. Lakin, Audioslave ve başardıkları, Zack de la Rocha' nın ne denli kendine has ve samimi bir yorumcu olduğunu silemedi hafızalardan.

Zack de la Rocha, uzun süre önce müjdelediği projesinde kendine haslığını ve öfkesini muhafaza ediyor ve daha melodik bir anlayışı bunlara ekliyor.

Alıştığımız Rage Against the Machine şarkı yapılarından biraz uzakta dursa da, One Day As A Lion, Zack de la Rocha'nın benzersiz ses rengini, en iyi kotardığı biçimden uzak durmadan, üstüne fazlasını koyarak bizlere hatırlattığı, ilaç gibi bir proje.

MySpace sayfası için tıklayınız

Dear Hunter: Dear Hunter muhtemelen üç vakte kadar adını daha çok duyacağımız, geniş kitlelerce onaylanacak ve takip edilecek bir oluşum. Müzik, çağrıştırdıkları ve hissettirecekleri tanımlanıp, sınırlandırıldığında çok daha etkili olabilen bir sanat dalı ve Dear Hunter, bu gerçeğin bilincinde. Yayınladıkları albümleri ve yayınlayacakları diğerleri, konseptlerle belirlenmiş ve duyulanları gözler önüne sermek hususundaki başarısı yadsınamayacak görsellerle desteklenmiş. Dear Hunter, tertemiz piyano tınılarına dayanarak Muse, Coldplay ve benzerlerini hatırlatmakla beraber, post-hardcore, indie ve progressive başlıkları altına sızmaktan da geri kalmıyor. Parçalar renkli, durağanlık karşıtı ve sofistike. Devam ettirmeyi planladıkları konsept serisi bir bütünlük sağlar ve ayakta durabilmeyi başarır mı bilinmez. Ancak an itibariyle özgünlüğü, olgunluğu ve eğlencesi göz önüne alındığında, Dear Hunter harika bir proje.

MySpace sayfası için tıklayınız

Art Of Dying: Pearl Jam ve Alice In Chains'in yıllara meydan okuyan hissiyatı ve etkisinin yepyeni eserlerinden biri Art of Dying. Farklı şeyler denemekten uzak, titizlikle hazırlanmış temiz bir tını, geçmişte benzer bir tını ve düzenlemeyle kulaklarımızı meşgul etmişliğinden pişmanlık duyduğumuz Nickelback'ten çok daha iyi vokaller ve eskimesi kolay olmayan düzenli ve sağlam gitar şarkıları ihtiva eden Kanadalı grup, türün meraklılarına keyifli dinlemeler vaat ediyor.

MySpace için tıklayınız

Gren: Son yıllarda Türkiye'de duyduğum en heyecan verici, en yenilikçi ve en derli toplu müziğin Gren tarafından yapıldığını söyleyebilirim. Kendilerini rock-alternative türleriyle tanımlıyorlar. Bir kaç senedir, sahne aldıkları festivallerde ve etkinliklerde kendilerine bir kitle edinmeyi başardılar. 2000' lerin ruhundan beslenerek, dinleyene Deftones, Mogwai, Dredg gibi hatırı sayılır referansları düşündürüyorlar. Güzel riffler, sıradanlıktan uzak şarkı düzenlemeleri, kaliteli bir vokalist ve cesaretini ortaya çıkardıklarından alan tavrıyla Gren, isabetli bir promosyon yardımıyla kısa vadede adından söz ettireceğe benzer. Yasak Meyve(Gel) özellikle dikkate değer.

MySpace için tıklayınız

Keyifli dinlemeler.

# Spooks'da Haluk Bilginer'i göreceğiz, hemde azılı türk mafya babası kılığında. TNT'de değil mi bu dizi?

# Flickr yeni anasayfa tasarımıyla daha bir hoş olmuş. Sizcede bence mi?

Canı sıkılan adam

Kahraman by you.

Bir adam vardı, dünyayı değiştirmek istiyordu. Saatine baktı, "daha vaktim var" dedi
Ve yeni bir Şahin K. videosu seyretmeye başladı...

Al aşkını gözüne sok

Love and girl by you.

En sevdiğim kadın, diye başlamak istiyorum bazen. Sola yatık yazmamayı öğretmiştiler bana, kalbimin olduğu yöne eğilmedim o günden beri. Korktum, kaçtım ondan. Sol elle yazmak bile sakıncalıydı ki sol elle düşünmek sol taraftaki o hayvanı harekete geçirmek zaten yasaktı. Bu yüzden en sevdiğim kadın diye başlayamıyorum. Çünkü sevdiğimi nasıl anlatacağımı eskisi kadar iyi bilmiyorum. Bildiğim şeyler var elbet. Gidişinin çok koyduğu gerçeğinden bahsetmeye ne dersin? Dokuz yıl olmuş biliyor musun? Dokuz koca sene sonra gidişini kime anlatabilirim ki? Bir ölümden farkı nedir bu gidişin? Kelime oyunlarının iflah olmaz kazananı olduğum kadar bu oyunların sonuçlarına katlanan hep bendim. Belki de tüm o oyunların şarapnel parçası bizimse yaralananlar olduğumuz bu saldırı bir gün geçer. O güne dek en sevdiğim kadın diye başlayamıyorum. O güne dek biliyorum ki o üç harfli şeyi içimize kim ya da ne yazdıysa acı çekmemizi istiyor olmalı. Birde ben kaç tane soru işareti kullandım :/

# Pac-Man sevenler için Yaşasın Pac-Man! ilaç gibi gelir. Ayrıca Pac-Man sinema filmi olsaydı??

Öğrenci evi TOP 5

Öğrenci

Üniversite deyince akla dershaneler, çözülen binlerce sorular, çimenlere yatmalar ve tabii ki öğrenci evi gibi kelimeler geliyor (final, vize, ders gibi sözcükler nedense aklıma gelmedi).Tek tek düşündüğümüzde, yukarıdaki durum ve kavramların hepsi önemli olsa da aralarından sıyrılan ve üniversite yaşamına damga vuran birisi var ki nice muhabbetlere konu olmuş, hakkında şiirler yazılmış, şarkılar söylenmiştir. Evet, konumuz TOP 5 öğrenci evi muhabbetleri;

1. Yine mi makarna?
2. Yatalım artık yarın sınav var. (Yatana kadar en az 20 kere tekrarlanır)
3. Bu ev anne kokuyor. (Temizlik zamanlarında)
4. Aliler aradı, geliyorlarmış. (Kaç kişi olacakları bilinmediğinden her zaman çoğul olarak kullanılır)
5. Kusura bakma, ev biraz dağınık bugün.

# GameSpot sitesinin hazırladığı, 2008 Sonu için beklenen 20 oyun

Yahoo!, Google'a özendi

yahoo_google_by_UniverTaz by you.

Yahoo!, Çarşamba günü "IndexTools"un yenilenmiş hali olan Yahoo Web Analytics'i bizlere sundu. Henüz yeni bir proje olduğundan herkese açık bir program değil. Şimdilik kullanabilenler sadece reklamcılar ve üçüncü parti uygulama geliştiricileri olarak belirtilmiş. 2009'dan önce bu uygulamayı kullanabilmek için en kolay yol reklam veren olmak!.. Yahoo, Indextools'u Nisan ayında elde etmişti ve alır almaz bunu açık bir servis haline getirdi. Google Analytics ile kıyaslandığında birkaç büyük avantaj gözüme çarpıyor. Yahoo'da bilgiler kullanıcıların aktifliğine göre her birkaç dakikada bir daha sıklıkla güncelleniyor. Google'da ise bu süreç 24 saatte bir oluyor.

ekstra: Yahoo Takes on Google in the Analytics Game

Arka taraf, cam kenarı

_Truck__by_zigernot by you.

En çok da bu iğrendiriyor belki, çok fazla bilmek…

Bekâret kaybolmasına karşı tarif edilemez bir his dolanır, öyle olması istenir, toplum ya, mecburi uyulur! Korkudur en basit tarifiyle –herhalde-. Ama yok ben biliyorum, korku değil, gerçekten iğrenme benimki! Teorik olarak mı yanlış bir şeyler öğretiliyor acaba? Pratiği ise hala tabu! Yetişkin olsam da bir gün, kendi içimde –yaşımın getirdiği kesin talimatlar mı hayatıma? Bilmeden konuşmalar, havalardan uçmalar, olmayacak duaya âmin demeler(…)- bir tabu kalır herhalde. Zamanla her şeyin farklılaştığı düşünce dünyamda, bir kadınla erkeğin çırılçıplak birbirlerine bakabilmeleri bile kâfi derecede iğrenç bir durumken zihnimde, düşününce ‘’ön sevişme’’ denen olayın mide bulandırıcı bir durumla alakası olmadığını keşfettim (dediğim gibi sadece düşünerek). Güzel olsa gerek? Ama…

Ah ne berbat! Neden içime alayım ki ben? Ne işi var erkeğin bilmem nesinin, benim kimliğimde?
‘’Öyle bir alırsın ki! Şimdi sana öyle geliyor.’’
Bir kadın geliyor, insanların halen aslında güvenilir olduğunu göstermek için otostop çekerek kaç ülke dolaşıyor, ama hayvan gelip ona sokuyor! E ben ne yapayım? O iğrençliğe sokayım, ama sokamıyorum ki! Bunun neresi insani ve durum buyken, ben henüz Trigonometri ile boğuşurken ve evet pratik olarak zerre kadar şey bilmezken, ben nasıl bunu güzel görebilirim? Kötü örneklere mi bakıyorum hep? Ne yapayım, bu konuda karamsarım belki? Ben pisim, o hayvan! Ve sırf bu tür örneklere açtığım için gözlerimi nefret ediyorum sevişmekten ve belki safım, aptalım ya da sadece küçüğüm. Kimse sokulmasın, sokmasın; tez canlıyım ben. Belki de gittikçe ilahi aşka doğru ulaşmalıyım ki dünyevi şeylerden –sırf bunun için, yoksa kahretsin ki kazık çakacağım sanki hayata- arınmayı başarayım? Düşününce ömrüm boyunca iğrenmek, düşünmek, iğrenmek, görmek, iğrenmek, duymak, iğrenmek şeklinde yaşamak daha kolay geldi bana. Ben en fazla birine sinirlerim ‘’Ya sabır’’ diyebildiğim istisna anlarda yaklaşmışım en çok Tanrı’ya. Ne yapsam ki? Yaşamak ve iğrenmemek mi olacak sonu ve ‘’mutlu’’ bitecek öykü? Da ta! ‘’Yine çıkmazdasın sen, oh sana!’’
Kitap karakteri olursam bozulur bekâretim.
Çünkü sanki sadece yazılanlarda güzel.
Daha insancıl ve
Daha büyüleyici!
‘’İlerde göreceğim ben seni!’’
Tanıdık bir tını… Fazlasıyla rutin! Ama benim saydıklarım? ‘’Hiç evlenmeyeceğim’’ gibi –belki daha vahim- bir monotonluk mu? Sanmıyorum –Çünkü her şey okunduğu gibi değil küçük…-

# Hülya'dan teröre tepki: Ünlü sanatçı Hülya Avşar, "Şehit anası ile terörist anasını bir araya getireceğiz"

Yazı burada bir yerde...

semantik - Fatih Gül by you.

Şu anda bunları okuyor olman” kaderinde olduğu için mi okuyorsun bunları? Yoksa ben bir şeyler yazdığım ve sen hasbelkader bunu okumayı seçtiğin için mi okuyorsun? Yani senin kaderini, bu anlamda ben mi yazmış oldum. Yoksa senin aklında bu fikirler canlansın diye bana ilham gelmiş ve bunları kaleme almışım ve böylelikle benim “yazı yazma” kaderimi sen mi “yazmış” oldun? Bu okuduğun cümleler bana ait gibi duruyor olabilir, ama senin zihninde canlandığı müddetçe senin aklından geçirdiğin, başkasının ürettiği fakat senin aldığın fikirler olurlar. Yani elmayı bahçede ben üretmiş olabilirim, ama bu elmayı yiyen sensin. Peki molekülleri şu an senin vücudunda gezinen bu elma nasıl benim olabilir, yada ne kadarı benimdir ki? İnsanlar okurken genelde yazarın sesini duyarlar. Bu ses nereye kayıtlıdır peki? Senin zihnine mi yoksa bu kağıt parçasına mı? İşte siz bu kelimeleri kağıttan okuyorsanız benim “sesimi” duyarsınız. Yani belki de ben size bu yazıyı sesli okuyorum hissine bile kapılabilirsiniz. Size bir soru: Beni tanımıyorsanız eğer, benim sesimi nereden biliyorsunuz da okurken benim sesimi duyuyorsunuz? Sen yediğin elmanın üreticisinin sesini duyabiliyor musun veya yüzünü görebiliyor musun? Kaldı ki, o elmayı ben sadece ürettim, onun çekirdeğine elma projesini çizen ise bambaşka biri.

Yani, birimiz bir elma üretmiş bahçesinde, diğerimiz almış onu herhangi bir pazardan ve yiyor. Ben seni, senin beni gördüğün veya sesimi duyduğun gibi duyarak yazıyorum. Ama asıl aklımda olan şey şu: O tek elmayı yaratan onu yaratırken kimin üreteceğini ve kimin o elmayı yiyeceğini biliyordu. Üstelik o elmalardan milyarlarca var. Ve tek tek hepsinin “kaderini” bilen biri var. Ben ise bu yazıyı kimin okuyacağı hakkında en ufak bir bilgiye sahip değilim.

Acı ve eğlenceli gerçek şu; bunu ne ben yazdım ne de sen okudun.

Ama gel gör ki, evet ben yazdım, evet sen okudun.

İşte bu son iki cümle arasında bir yerlerde, çıkmaz gibi görünen bir sonsuzluk var.

Ve bu sonsuzluğun içinde de özgürlük var. Yok deme; birazdan yazıyı sen kendi iradenle bitirdin.

# Okumayı sevenler (blog, kitap, gazete, dergi, ve okuduğun her şey) için okumaistesi damdan düşer gibi yayında. profilini oluşturabilir, ona-buna ahkâm kesebilirsin.

# O2Play 2008 MTV Müzik ödülleri: Merakla beklediğimiz yarışmanın sonucunu bil, ödülleri yakala! Yarışma başladı!

İndie aleminde Black Kids

The Black Kids by you.

Black Kids, 2006'da Florida'da endam etmeye başlayan bir indie pop grubu. NME zaman zaman bir grubu gözüne kestirip "the next big thing" diye verir gazı ya, işte Black Kids de bu desteği alan gruplardan. Rolling Stone, kendilerini 2008'de "artists to watch" olarak etiketlemişti. Bunda, prodüktörlerinin Bernard Butler olmasının da etkisi var. Prodüktörünüz, efsanevi İngiliz gruplarının en efsanevilerinden birinin (bu örnekte Suede) gitaristi ise, müzik basını da sizi hevesle takip ediyor işte. Black Kids de, albüm çıkarmayı bırakın, daha bir plak firmasıyla imza atmadan ünlü olmaya başlamıştı, MySpace sağolsun. BBC'nin "Sound of 2008" anketinde ilk ona kalmaları bunu kanıtlıyor.

Grup, Reggie Youngblood (vokal ve gitar), Owen Holmes (bas), Kevin Snow (davul), Dawn Watley (klavye) ve geri vokalde Reggie'nin kız kardeşi Ali'den (ayrıca klavye) oluşuyor. Olay nasıl gelişiyor derseniz, Yunanistan'da festivalin birinde çalıp kafa avcılarının radarına giriyorlar, 2007'de MySpace'den bedava yayınladıkları EP'leri "Wizard of Ahhhhs" ile Quest Management'in kanatları altına giriyorlar (Arcade Fire'ın da firması) ve internette herkes kendilerini konuşuyor. Dijital çağ peri masalı gibi bir şey yani. Bu arada Pitchfork Media, EP'ye 10 üzerinden 8.4 veriyor ki bu, Atilla Dorsay'ın bir romantik komediyi beğenmesinden bile daha zor bir durum.

Black Kids'in ilk albümü "Partie Traumatic", Temmuz'da çıktı. Coachella, T in the Park, Glasto derken bu yazın favori festival gruplarından biriydiler. Amerikalı olmalarına rağmen Amerika'dan çok İngiltere'de tutulduklarını fark etmişsinizdir. Bunu telafi etmek için Eylül ve Ekim'de Amerika'yı turlayacaklar.

Nefis şarkı isimleri var ve bunların en nefislerinden biri, ilk single'ları 'I'm Not Gonna Teach Your Boyfriend How To Dance With You' İngiltere'de 11, ikinci single 'Hurricane Jane' 36 numara oldu. Kendilerini dikkatle izliyorum. Tavsiyemdir...

Anonim kabız

2145677953_8f3f015fd1_o by you.

Bazen bu dünyaya ait olmadığını hissedersin. Hiçbir şey düşünmeden, arzu etmeden, sade rahat bir nefes alıp vermenin huzurunu yaşamak istersin. Yaptığın her ne varsa tatmin etmez bu sıralar seni. “Durdurun dünyayı inecek var” esprisi, bu reel gerçekliğin tortusu, üzerine sinen trajikomik unsurların sloganı, yüzünde hafif bir tebessüm meydana getirir. Evet, artık yavaş yavaş kabul etmen gerekir ki sen artık ‘ruhsal kabız’sın. Hayat için biriktirdiğin libido işte öyle çaresiz kalakalmıştır. İçeri doğru yaptığın okuyuşları kesif bir depresyondan kopup gelen duman kokusu karşılar. Şehir tatsız, kafeler ruhsuz, ev durgun, kitaplar isteksizdir. Pencerenin öbür yakasından gelen boğuk ve sıkılmış seslerin kulağında terennüm ettiğini duyarsın. Hem rahatsız eder seni, hem de eşlik eder sana, arkasında bir yığın belirsizlik eskortuyla. Seçilmiş yalnızlık, içine düşülen yalnızlıkla kesişir bir süre sonra. Kesişim kümesinde bir eleman mevcuttur; sen. Kelimeler mana arar ağızdan ağza. Bir zaman sonra donuklaşır zaten. Müsaade istersin arkadaşlardan, zamandan, hayattan… Ben kalkayım artık, size iyi günler.

Nereden hatırlıyorum bu adamı?

milo_ventimiglia by you.

Artık pek tabii ki "Heroes"dan hatırlıyoruz da gözleri aşina olanlar için, "Gilmore Girls"de, Rory'nin asi gençlik erkek arkadaşı Jess idi.

Bu göz aşinalığı olup da kim olduğunu çıkaramama durumunda, "Heroes" fanları ile "Gilmore Girls" fanlarının genellikle aynı insanlar olmamasının etkisi var. Bizim gibi "kimdi bu çocuk" değil, "Jess yahu bu" diyenler varsa da bu nadide insanlar eminiz azınlıkta. Bunun sebebi de, ne yazık ki çok karakteristik hatlarının olmaması. Sanki çeşitli eli yüzü düzgün çocuklardan alınmış parçalarla yapılmış gibi. Zaten kendisi de kabul ediyor karakteristik hatları olmadığını – gülümsemesi dışında (ki birazdan sırrını öğreneceksiniz).

1977 doğumlu Milo'yu başka nerelerde gördük? Bir kere yine bizde de yayınlanan "Boston Public"teki okula sızan sivil polis Jake olduğunu hatırlayanlar çıkacaktır. "Gilmore Girls"de de 2001-2006 arası toplam 37 bölümde oynadı. Jake, umursamaz, sorunlu ama aslında hisli genç rolüyle tam da genç kızların içlerini geçirerek izleyeceği bir tiplemeydi. Oysa Milo, gerçek hayatta samimi, naif, mütevazı bir kişi olduğunu söylüyor. Jake karakteri, neredeyse büyük şehire gittiği kendi dizisi "Windward Circle" ile karşımıza çıkacaktı (spin-off tabir edilen durum) ancak prodüksiyon maliyetler beklenenden yüksek çıkınca proje rafa kalktı. Milo, daha sonra "Gilmore Girls"den nefret ettiğini itiraf etti.

2006'da yeni Rocky filminde Rocky Balboa'nın oğlunu oynadı ama asıl yüzüne gülen şans, "Heroes"daki Peter Petrelli rolünü kapması tabii. Bu rol de, 2001'de "Smallville"de Clark Kent'i oynamak için katıldığı seçmeleri yapan kasting ajansından birinin tavsiyesi üzerine kucağına düştü aslında. Milo'yu, Fergie'nin 'Big Girls Don't Cry" videosunda ve en son gerilim filmi "Pathalogy"de izledik.

Milo, rol arkadaşlarını tavlaması ile ünlü. "Gilmore Girls" döneminde, dizinin başrolü Alexis Bledel ile üç yıldan fazla birliktelerdi. Şimdiki kız arkadaşı ise "Heores"un diğer yıldızlarından Hayden Panettiere. Süt ürünleri tüketemiyor ve yamuk gülüşünün nedeni de alt dudağındaki sinirlerin tümünün doğum sırasında ölmesi.