SON GÖNDERİLER

Şarkı İsimleri ve Müzikal Göndermelerle Dolu Dünya Haritası

Geçtiğimiz yıl paylaştıkları elektronik müzik ağacı haritası ile hatırladığımız İngiliz tasarım kolektifi Dorothy, şimdi de müzikal göndermeler ve şarkı isimlerinden oluşan dünya haritası ile karşımızda.

Krafwerk’ten Brian Eno’ya uzanan seçkisi ile elektronik müzik tarihine uzanan harika bir harita tasarlayan Londralı tasarım kolektifi Dorothy, geçtiğimiz aylarda ikinci tasarımları olan müzik ağacını 1976’da Sex Pistols ile başlatmış ve günümüze uzanan bir seçki ile bir araya getirmişti. Müzik tarihine bağlılıkları ile tanınan Dorothy kolektifi, şimdi de dünya haritasını şarkı isimleri ile donattıkları haritaları ile karşımızda. Tam 1200 şarkının ve 200’e yakın müzik referansının yer aldığı haritada, Japonya’da İngiltere’ye, Türkiye’den Kanada’ya kadar her ülke için düşünülmüş şarkılar ve referanslar yer alıyor.

Haritanın klasik görünümlü versiyonuna ulaşmak için buraya, vintage temalı olanına ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli. Her ülke ve şehir için hazırlanmış olan şarkılara daha yakından buradan bakabilirsiniz.


70’lerin Arsız ve Kurgusal Porno Dergileri
Müzik tutkunlarına hitap eden Dangerous Minds’da komik başlıklar ve köşe yazılarıyla (Simon Holland ve Dave Williams tarafından yazılmış) bezenmiş edepsiz ve kurgusal dergi kapakları koleksiyonuna rast geldim. Sanatçı Rachel Laine söyle diyor:
“Benden yetmişli yıllarda yaptıkları müziklere ve elektronik orglarına aşık genç erkekleri hedef alan ve bu aşklarını cinsiyetçi dergi kapakları ile aldatan dergileri düşünmemi istediler!” Kapaklar Yatak Odası Kaset Ustaları projesinin bir parçası – “Yatak odalarında üretilmiş düşük kaliteli elektronik müzikler 1980-89 yıllarında dünyada yaygın olan bir trenddi.”








Modern Köleliğe Tanıklık Eden Fotoğraflar
Amerikalı fotoğraf sanatçısı Lisa Kristine, hayatının yirmi sekiz yılını, 70 ülke, 6 kıtada karşılaştığı insanları fotoğraflayarak geçirmiş. TedxMaui’de yaptığı konuşmada, modern dünyadaki köleliğe tanıklık etmek için çıktığı yolculuğu ve karşılaştıklarını anlatıyor. Bizleri de çektiği fotoğraflarla bu hikâyelere tanıklık etmeye çağırıyor. Kristine, hikâyesine Gana’da yasadışı bir madende yaşadıkları ile başlıyor:
Gana’da 45 metre aşağıda, yasadışı bir maden kuyusundayım. Hava aşırı sıcak ve tozlu, nefes almak çok zor. Karanlığın içinde yanımdan geçenlerin terini hissediyorum, fakat pek bir şey göremiyorum. Etrafta konuşmalar duyuyorum, ama etrafa daha çok öksüren insanların ve ilkel aletlerle kırılan taşın yarattığı gürültü hâkim. … O kuyudan dışarı çıkıp eve gidebildim, ama onlar belki de bunu hiçbir zaman yapamayacak, çünkü bir kere düşmüşler kölelik tuzağına.




Lisa Kristine o maden kuyusundan çıkıp yoluna devam ediyor. Geride bıraktıklar için yapabildiği tek şey de, insanlığın onları unutmaması için, bu çarpıcı fotoğrafları hafızalara kazımak oluyor. Lisa Kristine, bu projeye Vancouver Barış Zirvesi’nde tanıştığı Free the Slaves destekçisinin ağzından dökülen gerçeklere kayıtsız kalamayarak giriştiğini anlatıyor. Konuşma sırasında köleliği gerçekten öğrenmeye başladığını söylüyor ve ardından projesini gerçekleştirmek için gittiği Hindistan, Nepal, Gana, Himalayalar ve Katmandu’da tanıklık ettiği köleliğe dair gerçekleri sıralıyor.
İyimser bir tahminle, bugün dünyada 27 milyon insan köle olarak yaşıyor... Çoğu, iyi bir eğitim veya iyi bir iş gibi sahte vaatlerle kandırılmış ve daha sonra kaçamayacakları bir şiddet tehdidi altında, ücretsiz çalışmak zorunda bırakılmış. Bugün kölelik ticaret için yaptırılıyor, yani kölelerin ürettiği malların değeri var, ama kölelerin yok, onlar elden çıkarılabilir. Kölelik hem dünyanın her yerinde var, hem de dünyanın her yerinde yasak.



Hindistan ve Nepal’de tuğla fabrikalarına gittim. Bu alışılmadık ve korkunç manzarayı, eski Mısır’ın ya da Dante’nin cehennemine girmek gibi tarif edebilirim. 130 derece sıcaklığın içinde, kadın, erkek ve çocuklar, aslında bütün aile, bir toz bulutu içinde makine gibi hareket ederek tuğlaları kafalarının üstüne yerleştiriyor, tek seferde 18 kadar tuğlayı kavurucu fabrikanın içinden geçerek yüzlerce metre uzaklıktaki kamyonlara taşıyorlar. Monotonluktan ve yorgunluktan bitmiş bir şekilde, sessizce çalışıp aynı işi tekrar tekrar günde 16-17 saat boyunca yapıyorlar. Su molası yok, yemek molası yok...




Köle işgücü denilince akla gelen bir diğer başlık da tekstil endüstrisidir. Hindistan’da bütün bir ailenin ipek ticareti kölesi olduğu köyler ziyaret ettim. Bu bir aile portresi. Siyaha boyalı eller babanın, mavi ve kırmızı eller ise oğullarının. Bu büyük fıçılarda boyaları karıştırıyorlar ve ipeği dirseklerine kadar bu boyaya batırıyorlar, fakat bu boyalar zehirli.


Volta Gölü’nde 4.000’den fazla çocuğun köleleştirildiği tahmin ediliyor. Burası dünyanın en büyük suni gölü. İlk vardığımızda, hızlıca etrafa bir göz atmaya gittik. Bir aile, teknede balık tutuyormuş gibi düşündüm; iki büyük kardeş, birkaç küçük kardeş… Mantıklı değil mi? Değil. Onların hepsi köleydi. Çocuklar ailelerinden alınmış, satılmış ve ortadan kaybolmuşlardı, bu göldeki teknelerde bitmek bilmeyen saatler boyunca çalışmaya zorlanmışlardı, yüzme bilmedikleri halde.


Kendisini bildi bileli, bu gölde çalışmaya zorlanıyor. Efendisinden korktuğu için asla kaçmayacak. Hayatı boyunca kendisine zalimce davranıldığı için, idaresindeki genç kölelere de aynı şekilde davranıyor.

Sizi Kofi ile tanıştırmak istiyorum. Kofi böyle bir balıkçı köyünden kurtarıldı. Kölelere Özgürlük örgütünün, kölelik kurbanlarına yardım ettiği bir sığınma evinde karşılaştım onunla. Burada kuyu suyuyla banyo yaparken görüyorsunuz, başından aşağı büyük bir kovayla su dökerken. Güzel haber ise, bizler burada konuşurken, Kofi’nin ailesine tekrar kavuşmuş olması. Daha da iyisi, ailesine yaşamlarını sürdürebilmeleri ve çocuklarını güvende tutabilmeleri için araçlar tahsis edilmiş olması. Kofi olabilirliğin sembolü. Birisinin sorumluluk alıp, onun hayatında değişiklik yapması sayesinde, kim bilir nasıl birisi olacak?




İnsan hakları derneği Anti-Slavery, günümüzde köleliğin şu şekillerde yaşandığını belirtiyor :
  • Ruhsal ve fiziksel tehdit altında çalışmaya zorlama, 
  • Ruhsal veya fiziksel tacizle ya da taciz tehditiyle bir “işveren” tarafından kontrol altında tutulma,
  • Meta gibi davranılma veya mal mülk gibi alınıp satılarak insalıktan çıkartılma, 
  • Fiziksel olarak sınırlandırılma veya hareket özgürlüğüne kısıtlar getirilme.
Lisa Kristine’in fotoğraflarında ve anlattığı hikâyelerde bunların hepsine bir bir tanık oluyorsunuz. Yaş, cinsiyet ve ırk gözetmeyen köleliği daha net anlamaya başlıyorsunuz. Lisa Kristine, bu tanıklıkların bizleri harekete geçirebileceğine inanıyor. “Kölelik etrafımızda, sadece biz görmüyoruz” diyor. Daha çok kişiye gösterebilmek için çaba sarfediyor. Ne kadar çok kişi görürse, o kadar çok kişinin köleliğe karşı bir şeyler yapabileceğini düşünüyor.

Çukurova’da pamuk tarlalarında, Yenibosna’da tekstil atölyelerinde çalıştırılan çocuk işçileri, en tehlikeli koşullarda hiç bir önlem alınmadan üç kuruşa çalıştırılan maden işçilerini, çocuk gelinleri, ülkenin her köşesinde erkek baskısı altında bir hayat geçiren, hareket özgürlüğü kısıtlanan, taciz edilen, tecavüz edilen kadınların yaşam koşullarını düşündüğümüzde, Lisa Kristine’in gittiği ülkelerde tanık olduğu köleliğin, bize o kadar da uzak olmadığını net bir şekilde görüyoruz. Lisa Kristine’in Kölelik isimli kitabının önsözünde, Desmond Tutu’nun dile getirdiği üzere:

Trump’a Göre Dünya ve ABD'yi Bölmenin 12 Yolu
Stereotip Haritaları‘nın ve Önyargılar Atlası‘nın yaratıcısı Yanko Tsvetkov, tüm beklenti ve tahminlere karşın ABD başkanlık yarışını kazanan Donald Trump’un dünya görüşünü özetleyen bir harita da hazırlamış. Meksikalıları tecavüzcü, Müslümanları terörist, Kanadalıları yumuşak, Rusları (olumlu manada) katliamcı olarak kabul eden Trump artık sadece ABD’nin değil tüm dünyanın sorunu. Trump’ın gözünden Dünya, 2016’da işte böyle;



Tsvetkov’un ABD’yi Bölmenin 12 Yolu isimli çalışması da ülkeyi dini inançlara, ahlâki prensiplere ve yemek seçimlerine göre bölüyor:

Sonu Tahmin Edilemeyen Filmler
İzlediğim filmler arasında, sonunu tahmin edemediğim filmleri paylaşmak istedim. İzlemek isteyenler olabileceği için, bunların arasında en beğendiğim filmleri kısaca anlatmak istiyorum.

ORPHAN (EVDEKİ DÜŞMAN)



Film, şimdiye kadar izlediğim filmler arasında, sonuna en çok şaşırdığım filmdi. Filmi izlerken sonunun bu şekilde biteceğini tahmin etmek çok zor. Konusuna gelince; Kate (Vera Farmiga) ve John (Peter Sarsgaard), doğmamış çocuklarının ölümü nedeniyle sorunlar yaşamaktadır. Bu sorunları aşmak için bir çocuk evlat edinmeye karar verirler. Gittikleri yetimhanede Esther (Isabella Fhurman) adındaki küçük bir kız onları çok etkiler ve onu yanlarına almaya karar verirler. Ama filmin afişinde de yazdığı gibi Esther'de bir sorun vardır. Zamanla Kate, Esther'in sevimli maskesi'nin altındaki gerçeği görür. Eşine ve çevresindekilere onun gerçek yüzünü göstermeye çalışır. Eğer izlemediyseniz gerçekten tavsiye edeceğim bir film.

THE PRESTIGE (PRESTİJ)



"Dikkatli bakıyor musunuz? " ''Her sihirbazlık numarası üç bölüm ya da perdeden oluşur; birinci bölüme ' Vaat ' denir; sihirbaz size sıradan birşey gösterir. iskambil destesi, bir kuş ya da bir insan..." şeklinde başlıyor film. İzlediğim en iyi filmlerden bir tanesidir Prestij. Sonundaki mükemmel finalin dışında, Nicola Tesla gibi tarihin en önemli bilim adamını, film de bir karakter olarak işlemeleri çok güzeldi. Filmde; gösterişli sihirbaz Robert Angier (Hugh Jackman) tam bir şovmenken, arkadaşı Alfred Borden (Christian Bale) daha gelenekçi ve şov yeteneklerini gösteremeyen bir dahidir. Beraber yaptıkları son numarada işler ters gidince, aralarında çok büyük bir düşmanlık ve rekabet başlar. Aralarındaki rekabet her gösteriyle daha da büyür ve birbirlerini alt etme isteği herşeyin önüne geçer. Filmin yönetmeni Christopher Nolan (Memento ve Dark Knight'ın da yönetmeni). Viktorya devrinde geçen bu iki sihirbazın hikayesi, size tutkunun ve nefret duygusunun insanı nereye kadar götüreceğini mükemmel bir şekilde gösteriyor.

IDENTITY - KİMLİK



''Merdivenlerden çıkarken orada olmayan bir adam gördüm bugün de orada değildi...'' Filmdeki favori repliğim buydu. Baştan sona sürükleyici bir film. Psikolojik gerilim türünde çok başarılı bir film olmuş. Şiddetli bir fırtına yüzünden, birbirini tanımayan on kişi, ıssız bir otelde bir araya gelirler. Hepsi birbirinden farklı karakterlerdir. İçlerinde bir limuzin şoförü (John Cusack), bir katili nakleden bir polis (Ray Liotta), 80'li yılların bir televizyon yıldızı, bir hayat kadını, yeni evli bir çift ve kriz içinde olan bir aile vardır. Sığınacak bir yer bulmanın rahatlığı, yolcuların teker teker ölmeye başlamasıyla yerini korkuya bırakır. Eğer yaşamak istiyorlarsa, çok geçmeden kendilerini bir araya getiren sırrı çözmek zorundadırlar. Gerilim ve psikolojiyi seviyorsanız bu filmi size tavsiye ederim.

SHUTTER ISLAND (ZİNDAN ADASI)



Zindan Adası; sonunda izleyenlerin kafasında soru işareti bırakan bir film. Konusu ve kurgusu farklı ve izleyenleri hikayenin içine çekiyor. Yer yer geri dönüşlerle ve etkileyici müzikleriyle çok güzel bir film olmuş. Filmde; Massachussets sahili açıklarındaki Zindan Adasın'da, suç işlemiş akıl hastalarının tedavi edildiği hastanade, bir kadının esrarengiz bir şekilde kayboluşunu soruşturmakla görevli Teddy Daniels (Leonardo DiCaprio) ve Chuck Aule (Mark Ruffalo) adlı iki polisin baş döndürücü hikayesi konu ediliyor. Teddy bir yangında karısını kaybetmiş ve sürekli onunla ilgili hayaller görmektedir. Hastane'de yaptığı soruşturmalar ve doktor John Cawley (Sir Ben Kingsley) şüpheli tavırlarının yanında Teddy'nin şiddetli baş ağrıları ve gördüğü hayallerin artması onu içinden çıkılmaz bir duruma doğru sürüklemeye başlar. Martin Scorsese ve Leonardo DiCaprio'nun birlikte çalıştığı dördüncü film Zindan Adası. Diğer filmler de olduğu gibi bunda da çok iyi bir iş çıkarmışlar. Leonardo DiCaprio bu filmdeki oyunculuğu ile izleyenleri kendisine hayran bırakıyor. Zindan Adası psikolojik gerilim türünde iyi bir örnek. Ben filmi izlerken sonuyla ilgili tahminlerim sürekli değişmişti. Hala forum ve bloglarda; sonuyla ilgili farklı yorumlar okumak mümkün. Aklıma gelen filmler bunlardı arkadaşlar.

Bildiğiniz diğer filmleri yazarsanız sevinirim.

Yılın kelimesi “Post-Truth”


Oxford Dictionaries, İngilizce’de 2016 yılının kelimesi olarak ‘post-truth’u seçti. ‘Post-truth’ bir sıfat olarak, ‘nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu’ şeklinde tanımlanıyor. Türkçe’ye ‘gerçek-ötesi’, ‘gerçek-sonrası‘ ya da ‘post-olgusal’ şeklinde çevirmek mümkün.

Neden seçildi?
Post-truth bir kavram olarak son on yıldır ortalarda olsa da, kullanımın ilk olarak Brexit referandumu sırasında ciddi şekilde arttığı görülüyor. Asıl patlamayı ise, ABD başkanlık seçimleri sırasında ve sonuçlar açıklandıktan sonra yaşamış. En yoğun kullanılan hali ‘post-truth politics’ yani ‘post-olgusal siyaset’ şeklinde olmuş.


Post-Truth kelimesinin kullanım sıklığı (son bir yıl için)

2016 yılında ‘post-truth’ teknik bir terim, marjinal bir kelime olmaktan çıkarak, ana akım medyada açıklaması verilmeksizin doğal bir şekilde kullanılmaya başlanmış.

‘Post-truth’un kısa tarihçesi 
‘Post-truth’ kelimesindeki post ön-eki, bu spesifik kullanımında, genel kullanımının aksine ‘bir olay ya da vak’adan sonra gerçekleşen’ anlamında değil, ‘önüne geldiği kavramın artık önemsiz ya da gereksiz kabul edildiği bir zaman ait’ manasında kullanılıyor. Yani, ‘post-truth politics’ dediğimizde, ‘doğruların, hakikatlerin, olguların önemini yitirdiği bir dönem’den bahsetmiş oluyoruz.

‘Post-truth’, bu güncel anlamında ilk kez 1992 yılında, Sırp asıllı Amerikalı Oyun Yazarı Steve Tesich’in The Nation dergisinde yayımlanan yazısında geçiyor. Post-truth kelimesinin bundan önceki kullanımları genelde ‘gerçek anlaşıldıktan, hakikat ortaya çıktıktan sonra’ anlamında olmuş.

Kelimenin yaygın şekilde dolaşıma girmesi ise, Ralph Keyes’in 2004’te basılan kitabı The Post-truth Era ile olmuş.

Hayatınıza Önemli Etkiler Yapabilecek Oldukça Basit 15 Tavsiye

  • Yapıştırılmış bir zarfı buzlukta dondurarak zarar vermeden açabilirsiniz.
  • Bir atacı sık kullandığınız kabloların etrafına bu şekilde dolarsanız, onların çabuk eskimesini engellemiş olursunuz.
  • Birinin size bilerek yanlış numara verdiğini düşünüyorsanız, teyit amacıyla verdiği numarayı hatalı olarak okuyun. Sizi düzeltiyorsa verdiği numara doğrudur.
  • Yeni aldığınız değerli eşyaların kutularını evin dışına atmayın. Bu potansiyel hırsızların dikkatini çekecek ve sizi hedef haline getirecektir.
  • Eğer tez yazıyorsanız, her seferinde ifadeleri tamamlamak yerine cümlelerinizi yarım bırakın. Bu, sonrasında devam etmenizi kolaylaştıracaktır.
  • Duvara özel delikler açmanız gerekiyorsa, kılavuz olacak yüzeyin fotokopisini çekip onun üzerinden delin.
  • Gardırobunuzdaki giysileri türüne göre değil, giyme amaçlarınıza göre düzenleyin. Böylece onları seçerken vakitten kazanırsınız.
  • Eğer arkadaşlarınız yeni çocuk sahibi olduysa, gelemeyecek olsalar bile onları önceden çağırdığınız etkinliklere çağırmaya devam edin. Böylece yalnız hissetmeyip, sosyal yaşamlarının tehlikede olduklarını düşünmeyeceklerdir.
  • Mail yazarken, yazacaklarınızı bitirmeden alıcı kutusunu doldurmayın. Böylece yanlışlıkla gönderimlerin önüne geçmiş olursunuz.
  • Yediklerinize dikkat ederken, sağlıksız fakat çekici bir yiyecek size önerildiğinde, "Yemiyorum" demek yerine "Yiyemiyorum" diyin. Bu hem ikramı yapan, hem de sizin için daha ikna edici olacaktır.
  • Uyumadan önce herhangi bir ekrandan okuma yapmanız, uykuya geç dalmanıza sebep olacaktır. Sağlıklı bir uyku için bunun önüne geçmeye çalışın.
  • Ders çalışırken Pomodoro tekniği adı verilen tekniği uygulayın. "25 dakika çalışma, kısa bir ara. Bunu dört kez yaptıktan sonra uzun bir ara. Başa dönüş."
  • Aracınızı otoparka, valeye ya da tamire bırakmadan evvel fotoğrafını çekin. Sonrasında yaşanabilecek anlaşmazlıklar için kanıt niteliğinde olacaktır.
  • Eğer ayakkabılarınız kötü kokuyorsa, bir gece önceden içine çay poşedi atın.
  • Soyut düşünce ve yaratıcılık gerektiren bir konuda çalışacaksanız, yüksek tavanlı mekanları tercih etmeye çalışın.

Neden Daha Fazla Para Basarak Ülkenin Borçlarını Ödemiyoruz?


Ülke ekonomilerini konuşurken, ülkenin varlıkları, parasının yabancı paralar karşısındaki değeri gibi konuların yanında, iç ve dış borçları da elbette önemlidir. Ve ekonomiye az çok ilgi duymuş herkesin, hayatında en az bir kez kendine ya da çevresine sorduğu bir soru olur; "Madem ki borcumuz var, o halde neden daha fazla para basıp bu borçları ödemiyoruz?"

İşte bu sorunun yanıtını Ekşi Sözlük ve Twitter yazarı systemfailed14'ün ilgili entry'sinden, paylaşıyoruz.

"Para" dediğimiz şey, her şeyden önce bir değişim aracıdır. Paranın olmadığı zamanlarda insanlar 10 kilo buğday verip 1 tavuk alıyordu. Lidyalılar'ın milattan önce 700 lü yillarda ticaretle uğraşırken takas yönteminden kurtulmak için buldukları çözüm yolu para, böylelikle bir başka değişim aracı olarak keşfedilmiş oldu. Para basmak (emisyon) işlemini ülkemizde Merkez Bankası kontrol eder ve parayı kafasına göre basamaz. Çünkü devletler, dolaşıma para sokabilmek için bir karşılık göstermek durumundadır. Yani para basabilmek için, elinizde (hazinenizde) altın rezervi olması gerekir. Öncelikle, tüm dünyadaki devletler ve şirketler kendi aralarındaki tüm ticarette dolar kullanarak alışveriş yapıyorlar. Uluslararası geçerliliği olan, tüm dünyanın tanıdığı tek şey dolar. Dış dünyadan aldığımız, getirdiğimiz ve sattığımız her şey dolar olarak tanımlanmış. Yani dışarıya olan dolar borcumuzu TL olarak ödeyemiyoruz.

İkinci olarak, para basmak piyasaya daha çok para enjekte etmek demektir. Piyasada para bol olduğundaysa, paranın değeri düşer. Para, piyasadaki bolluğu nedeniyle değerini kaybettiğinde, bir ürünün edinilebilmesi için o para biriminden daha fazla miktarda harcanması gerekir. Yani enflasyon ortaya çıkar. Basit bir örnek verelim: Diyelim ki ülkedeki iç piyasada x kadar TL, ve y kadar da dolar var. Biz bir x kadar daha TL basarak iç piyasadaki dolarları topladığımızda, dolaşımdaki TL miktarı 2 katına çıkacağından, TL'nin değeri 2 kat kadar düşer. Doların değeri ise 2 kat artar. Ya da 3000 TL maaş aldığımızı farz edelim. Paranın değeri düştüğünde, çoğunluğunu yurt dışından kullandığımız tüketim ürünlerini daha pahalıya almaya başlarız. Bir anda her şeye zam gelmeye başlar; enflasyon tavan yapar; ve 3000 TL pul olur. Bu konuda belki de en bilinen örnek, Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya örneğidir. Savaş giderlerini karşılayabilmek için durmaksızın para basan Almanya, bu dönemde hiperenflasyonla dengesini iyice kaybetmiş, fiyat artışlarına paralel seyretmesi gereken banknotları basamamaya başlamış, ve bir ekmeğin bir kasa para ile alınır hale geldiği bir döneme girmiştir. 1920'lerin Almanya'sında, ısınmak için para yaktıkları bilinir. Düşünün ki kömür almak için para harcamaktansa para yakmak daha mantıklıdır. Ayrıca gün içinde dükkan ve restoranlarda insanların ellerinde yeni fiyatları gösteren tabelalarla dolaştıkları bir dönemdir bu; para işlevselliğini tamamen kaybetmiştir.

Buradaki çözüm ne peki?

Çözüm elbette, iç piyasadaki doları daha da arttırmak. Peki arttırmak için ne lazım? Üretmek lazım. Sen üreteceksin ve dışarıya satarak ülkeye dolar sokacaksın. Ülkedeki dolar miktarı arttıkça TL değer kazanacak; ve ülke olarak dışarıya bağımlı olduğun ürünler daha ucuz gelecek. Ve 3000 TL maaşla daha fazla şey alabilmek mümkün olacak. Dünyada karşılıksız para basabilen tek ülke Amerika Birleşik Devletleri. 2008'deki krizden sonra parada genişleme politikasına giderek, deli gibi para basıp borç ödemişti. Sonuç ne oldu? Ülkeye dolar girmesiyle beraber 1 dolar = 1.2 TL' ye kadar düştü bundan bir kaç sene önce. Piyasada deli gibi dolar vardı. Aşırı olarak bastığı bu dolar yüzünden ABD, eskiden 100 dolara 1000 ton buğday alırken aynı 100 dolara 250 ton buğday almaya başlamış; eskiden 2000 dolara Türkiye'de deli gibi tatil yaparken, aynı tatil için 5000 dolar ödemek zorunda kalmaya başlamıştı. Ardından yatırımcılar, ellerindeki dolarlarla "gelişmekte olan ülkelere" yöneldiler. Yatırımcılar kendi ülkelerinde değersizleşen dolarla bir halt olmayınca, ellerindeki yüklü paralarla Türkiye gibi ülkelere gittiler. Buralarda yatırım veya finansal olarak bu sıcak parayı gömdüler. Amerika kendi ekonomisini düzeltmeye başladıkça ise, artık bu dışarıdaki doları kendi ülkesinde geri çekmeye başladı. FED'in faiz arttırımı da bunun bir sebebidir. Yani ABD, cebinde parası olan yatırımcılara bir nevi "gelin ben size daha yüksek faiz veriyorum", dedi.


Yani karşılıksız para basarak kendi ekonomisini düzelten ABD, yine dünyanın tanıdığı tek para olan doların değerini yükseltmiş oldu. Yani kısacası işin özü, ülkelerin ekonomilerini daha ihracat odaklı kurabilmelerinde. Tabii ihracatı yapılan ürünlerin katma değeri de olması gerekiyor.

İhracat sağlayacak kalemlerde ülkenin elini güçlendirecek atılımlar, ya da örneğin çok büyük bir ithalat kaleminden bizi kurtaracak, yenilenebilir enerji yatırımları gerek. Diğer türlü, işimiz zor.